155

Ben böyle değildim inan eskiden
Ürpermezdim böyle ayak sesinden
Belki dönüp bana, beni yeniden
Seveceksin diye ödüm kopuyor

Bugünlerde iyi bir kahve, aşk gibi zor bulunuyor; ama merak, sabır ve suça bulaşmamış bir tutkuyla yaklaşıldığında hem ruhu hem bedeni iyileştirebiliyor.

Bir dostum, nitelikli kahveyi “hasat edilen ve özenle seçilen çekirdeklerin, aroma ve karakterini ortaya çıkartacak şekilde kavrulup, çekirdeğe en uygun demleme yöntemi kullanılarak, tat kaybı yaşatmadan, ortalığa saçtığı neşeyle baş döndürebilmesi” diye tanımlamıştı. Düşünüyorum da, bunun aşktan pek de farkı yok gibi.

İşte ben tüm dertleri dert edinen, dertleri için her şeyden vazgeçebilen “Galiba Ruhi Bey” olarak kahve dükkanımın camlarını her sabah kendim silerim. Kahve makinesini çalıştırmadan önce, dış dünyanın buğusunu üzerinden çekmek gibi gelir bana bu. Camın ardından rüzgarın aheste, dalga sesini anımsatan müziğini dinler, dans eden reklam panolarını, seçim afişlerini tuhaf bir alışkanlıkla izlerim.

Renkli, parlak, kaygan ve ne yapmamızı söyleyen tüm kağıtlar, asılıdır her yerde: “Gerçeği seç, hayallerden vazgeç.”

Artık bu cümlelere alıştık sanıyorum. Kimse şaşırmıyor, garipsemiyor. Fakat ben… ben onları her sabah sessizce izliyorum. Çünkü insan en çok gerçekleşmesini istediği şeyleri beklerken düşünüyor.

Ve “o” her sabah geliyor. Saat hiç tutmuyor ama adımlarının ritmi de asla değişmiyor. Kapının zili onunla başka çalıyor, kahvenin kokusu onunla daha da derinleşiyor.

Siparişi belli genelde: “Küçük boy, filtre kahve.”
Az konuşuyor ve gözleri bana, sadece görmek istediklerimi anlatıyor. Yüzüme, raflara, pencerelere değil, doğrudan içime bakar gibi bakıyor…

Çantasının ağırlığı bazen bir omzuna daha çok biniyor. Şu hayatta en çok neyi sevmediğimi sorsalar da “o anlarda yüzüne vuran rahatsızlık ifadesi” desem diyorum. Kısacık saçları çoğu zaman dağınıktır, elleri bazen soğuktan kızarır ama her şeye rağmen hep geliyor.

Her gelişinde aynı şakayı yapıyor: “Filtre kahve değil de Americano versen, farkı anlamam biliyor musun…”

Genelde gülümserim, cevap vermem.

İlk yudumu almadan önce bardağa bakar. Dumanı izlerken yüzü biraz gevşer. Yudumu diğer insanlardan uzundur. Kahveyi değil, anı içer gibidir. Ya da o anlarda uzay zaman bükülüyor.

Ben onu izlerim. Gözlerimle değil, içimle.

Hiçbir zaman bir şey söylemedim. Ama söylemek için biriktirdiğim kelimelerim var.

Kelimelerimi birbirine ekleyerek biriktirdiğim bir gün, bir yabancı geldi. Üzerinde uzun bir palto, gözlerinde uzak bir şehir ile. Hangi yıldan geldi, hangi ülkeden bilemedim. Sessizce oturdu. Bir şey demeden kahve istedi. İçti. Hızlıca kalktı, gitti.
Giderken, oturduğu sandalyenin altına bir kitap bıraktı.

Ben fark ettim. Herkes fark etti.
Ama yabancının bıraktığı kitabı benden önce davrandı. Eğildi, aldı.
Kitabın kapağında ne bir yazar adı vardı ne de bir yayınevi.
Sadece tek bir cümle göründü gözüme: Güzel Şeyler

Kitabı çantasına koydu, bana baktı. Çok şey demek istedi ama hiçbir şey demedi. Döndü, kahvesine devam etti.

Her şey eskisi gibi olsun istiyordum. Ama değildi.

“Güzel şeyler” bu topraklarda yıllar önce yasaklandı. Önce sessizce raflardan indirildiler. Ardından hayatlarımızdan toplatıldılar. O zamanlar korku, öfkeden daha önce yerleşmişti içime. Çünkü herkes gibi ben de yasakların nedenini düşünmekten çekinirdim.

Bir kadının okuduğu bir romanla delirdiği söylenmişti. Bir çocuğun bir şiir yüzünden konuşmayı kestiği. Bir yazarın öyküsüyle, bir mahallenin felakete sürüklendiği.

Güzel şeyler yüzünden kızlar evde kalmaktan, erkekler baba olamamaktan, anneler sütten kesilmekten korkar olmuştu… Hikayeleri sorgulamak bile suç sayılmaya başlanınca insanlar sustu.

Yazmak serbestti, konuşmak da… ama basmak, dağıtmak, hislerini kağıda döküp başkalarına göstermek artık suçtu.

Ve insanlar inandı Güzel Şeylerin bulaşıcı olduğuna. Bir kitap açıldığında şehirlerin çökeceğine.
Bu inanç şimdi bir kağıt parçasının içinde, çantasında duruyordu.

Okur mu, bilmem. Zaten derdim de o değil.

Derdim, ben ona dokunmayı hayal edemezken onun güzel şeylere dokunmuş olmasıydı.
Ve ben… ben buna tanık olmuştum.

O gün dükkanı erken kapattım. Elimi yüzümü yıkamadan geçtim odama. Uzun süre oturdum.

İçimden geçen şey neydi, hala bilmiyorum. Ama elim, bir noktada, telefona uzandı. Tuşlara bastım.

– Alo.. şey alo.. eee 155 mi?

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top