Alışmak

Kızıl ve hareketli bir akşamüstü durağa doğru yürürken, kafasındaki sesler ve düşünceler, şımarık iki çocuk gibi sonu gelmeyecek bir kavgaya tutuşmuş, zihnini oradan oraya çekiştiriyordu. Köşedeki simitçinin, sevgilisine bağıran gencin, yürüyenlerin, gülenlerin, öksürenlerin, esneyenlerin, yere henüz atılmış sigaranın alevinin sesine kulak kesildi ama istediği sesleri duyamadı. Sanki evrendeki tüm sesler, derinlere, ulaşılması güç, yankısız bir boşluğa doğru çekiliyordu. O esnada, uzaktan otobüsün homurtulu motor sesi duyuldu. Önce boğuk, dalgın bir uğultu gibi yükseldi, sonra yavaşça belirginleşti. Ağır ağır yaklaşan farların ışığı, kaldırım taşlarını ve durakta bekleyen birkaç kişinin yüzünü kısa süreliğine aydınlatarak, bir karmaşa yaratmış, ardından herkeste garip bir huzursuzluğa neden olmuştu.

Otobüs kapılarını açarken metalin yorgun sesi kolayca duyuluyordu. Adımlarını sürükleyerek içeri girdi ve her zamanki yerine, en arkaya, cam kenarına doğru ilerledi. Oturduktan sonra bir süre otobüsteki kalabalığı ve sessizliği seyretti. Ardından başını soğuk pencereye yaslayıp “bir şey yok” diye düşündü. “Halsizim sadece. Biraz da uykum var o kadar.”

Otobüs ilerliyor, yollar ona daha geniş, binalar daha uzak, ışıklar daha soluk geliyordu. Bu durumu başta pek önemsemedi ama yol boyunca gördüğü terk edilmiş araba sayısı arttıkça içine ektiği huzursuzluk tohumu filizlenmeye başlamıştı. Normalde hareketli olması gereken kavşaklar boş, ışıkları yanıp sönen dükkanların önünde kimseler yoktu. Her şey biraz daha ıssız, biraz daha donuktu.

Gövdesinde bir kıyamet habercisi gibi büyüyen huzursuzluğu -filmlerde gördüğü gibi- yutkunarak bastırmaya çalıştı. Camdan gurup vakti denizi izliyor, hayatında nelerin yanlış gittiğini düşünüyordu. Bu düşüncelerini otobüs şoförünün sert freni dağıttı. Ne olduğunu anlamak için gözlerini biraz önce dolu olan koltuklara ardından da şoför mahalline çevirdi… Hepsi boştu. Şoför de yolcular da büyük bir sessizlikle, bir anda çekip gitmiş gibiydi. Hızla yerinden doğrulup ön kapıya yaklaştı.

Tedirgin bir biçimde adımını yola attığında, karanlık biraz daha koyulaşmış, sessizlik keskin bir bıçak halini almıştı. Evlerin pencerelerinden ışık sızmıyor, tüm şehir bir şeyleri gizliyor gibiydi. Bir süre ne yapacağını bilemediği için hareket edemedi. Ardından cebinden telefonunu çıkardı. Önce saate, sonra ekrandaki “sinyal yok” yazısına baktı. Artık ne internete girebilecek ne de birini arayabilecekti. Alışık olmadığı bu yalnızlık, vücuduna çökmeye başladığında çaresiz bir hale bürünmüştü.

Telaştan gözleri, sağa sola hızla hareket ediyor, yüzündeki ifadeyi kontrol etmekte zorlanıyordu. Birilerine seslenmek istedi, ama kendi sesinin bile ona yabancı gelebileceğini düşündü. Belki çıkmayacaktı, belki de çok gür çıkıp bu garip sessizliği bozacak, her şeyi daha da korkunç hale getirecekti. Adımlarını hızlandırarak yol boyunca yürüdü. Yaşadığı sokağa geldiğinde önce binasının altındaki fırına girdi. Kapısı açık, rafları dolu, taze ekmek kokusu ise havada asılı duruyordu. Fakat içerde de dışarıdaki gibi kimsecikler yoktu.

Panikle fırından çıkıp oturduğu apartmana yöneldi, kapıyı açarak içeri girdi. Fark etti ki kapının gıcırtısı da yoktu. Merdivenlere doğru bir adım attı, durdu. Bir adım daha attı. Tekrar durdu. Ayaklarını sertçe yere vurmaya, ayak seslerini dinlemeye başladı. Artık ayak sesi de yoktu.

Korkusu giderek büyüyor, evrenle birlikte genişlediğini hissediyordu. Koşar adım dairesinin önüne geldi. Kapıyı açtığında evdeki huzurun sesi de yoktu. Sessizliğin ortasında odaları dolaştı. Askılık, kitaplık, raflar, duvarlar… Elini sürdüğü her şey ona ait olmaktan çıkmış, sessiz bir yığın halini almıştı.

Aynaya bakmak istedi, banyoya yöneldi. Gözüne çarpan ilk şey yansımasının bulanıklığı oldu. Zihninin ona oyun oynadığını düşünüyordu ama yanıldı. Aynadaki silüeti giderek belirsizleşiyordu. Dokunmak istedi ama yansıması, suya düşen mürekkep gibi dağılmaya başladı. Gözlerini kırptı. Parmak uçlarına baktı, teninin giderek solgunlaştığını hissediyordu.

Birkaç adım geri attı, ardından banyodan çıkıp salona daldı. Salondaki eşyalar yok olmaya başlamıştı. Perdeler, koltuklar, tablolar… Her şey sanki bir sisin içinde sessizce eriyordu. Nefes almakta zorlandığını hissetti. Elleri yok olup giderken son bir çabayla bağırmak istedi ama artık bir ağzı da yoktu. Sesine hiç bu kadar ihtiyacı olmamıştı. Geriye kalan son şey gözleri oldu ama nihayet onlar da kayboldu.

Bir süre karanlığın içine gömülü olarak bekledi. Yavaşça gözlerini açtı, kendi odasında, kendi yatağındaydı. Gerindikten sonra doğruldu, ter içinde kaldığını fark etti.

Sadece kendisinin duyabileceği bir sesle “ohh” dedi. Sesi vardı. Elini yüzüne götürdü, yüzü de vardı. Derin birkaç nefesin ardından masasına yöneldi. Ne yazacağından emin bir biçimde kalemi eline aldı.

“Sevgili şeytan” diye başladı. “Bu rüyalar giderek artıyor. Sana ruhumu rüyalarımda mutlu olmak koşuluyla satmıştım. Sözünün eri olman dileğiyle.”

Ardından pencereye doğru yöneldi, sokağa baktı. Sokaklar yine boş, arabalar yine yolun ortasında, dünya yine sessizdi.

Ama alışmıştı

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top